GARIPYOLCU


Paratikla.com - Internette Gezinirken Para Kazanın

* * * En Kutlu Sözdür Bu La İlahe İllallah * * *



• Cuma, Mart 28, 2008 - Rahmetin Müjdecisi

Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin hem beşîr hem de nezîr oldukları belirtilmektedir. Beşîr ve nezîr tabirlerinden maksat nedir? Günümüzde, irşat ve tebliğ yolunda nezîr olmanın gereği yerine getirilirken nasıl bir üslup takip edilmelidir?

Beşîr; güzel haberler veren, doğru yola teşvik eden, imrendirerek iyiliklere yönlendiren ve mükâfat vaad ederek yüksek hedefler gösteren güleç yüzlü müjdeci demektir.

Nezîr ise; muhtemel tehlikelere işaret eden, hata ve günahların kötü neticelerini bildiren, sonuç itibarıyla haybet ve hüsrana varıp dayanan bir yoldaki tuzaklara dikkat çeken ve böylece insanları felakete düşmekten sakındıran şefkatli uyarıcı manasına gelmektedir.

Beşîr ve Nezîr

Beşîr ve nezîr tabirleri birbirinin zıddı değil mukabilidir ve irşad mesleğinde her ikisi de çok lüzumludur. Beşîr, bir yönüyle tergîb (teşvik etme, isteklendirme, imrendirme) ifade etmektedir; nezîr ise terhîb (uyarma, tedbir aldırma, uzaklaştırma) vazifesi gömektedir; bunlardan ilki recâya, ikincisi havfe bakmaktadır; birinde ümitlendirme, diğerinde ise, sakındırma vardır. Bu arada; bazı mealcilerin nezîr kelimesini korkutucu, tehdit edici ve gözdağı verici şeklinde tercüme etmeleri kat'iyen yanlıştır; evet, nezîr tehdit eden ve korkutan değil, tehlikeyi nazara veren ve uyarandır.

Kur'an-ı Kerîm'de, (bazen aynı kökten türetilmiş benzer sözcükler halinde olmak üzere) pek çok yerde beraberce kullanılan bu iki kelime peygamberlerin sıfatları sadedinde zikredilmektedir. Çünkü, peygamberler hem Allah'ın rahmetini müjdelemişler, hem de azab-ı ilahîyi haber vermişlerdir.

Allah'ın elçileri, evvelâ, Cenâb-ı Hakk'a gönülden inanıp O'nun emirlerine itaat edenlerin nâil olacağı dünyevî ve uhrevî mükâfatları bildirmişlerdir. İmanın bu dünyada saadete vesile olduğunu belirttikleri gibi, mü'minlerin ötede de Cennet nimetlerine kavuşacaklarını müjdelemişlerdir. İnsanları Allah yoluna çağırırken meseleleri zor göstermemeye, muhataplarını ürkütmemeye ve onların içlerinde nefret duygularının uyanmasına sebebiyet vermemeye azamî dikkat göstermiş; herkesi hikmetle, güzel ve makul öğütlerle Allah'ın dinine davet etmişlerdir.

Sâniyen; hikmet ile tebliğin bir gereği olarak, zaman zaman eğri yolun encamından bahisler açmış ve insanları kötülüklerden sakındırmışlardır. Bir çobanın, gerektiğinde koyunlarına taş atıp onları tehlike mahallinden uzaklaştırdığı gibi; peygamberler de, değişik ikaz vesileleriyle ümmetlerini gafletten kurtarmaya ve tehlikelerden korumaya çalışmışlardır. Bu itibarla da, onlar zorlayıcı, gözdağı verici ve korkutucu değil, sadece azabı haber verici ve sakındırıcıdırlar.

Hak ile Nezîr

Mevlâ-yı Müteâl, her kavme bir peygamber gönderdiğini ve bütün peygamberlerin aynı zamanda birer nezîr olduklarını beyan etmiştir. Bir ayet-i kerimede mealen, "Muhakkak ki, Biz seni hak ile, hem bir beşîr hem de bir nezîr olarak gönderdik. Zaten, (nezîr) uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir ümmet yoktur." (Fâtır, 35/24) buyurmuştur.

Bu ilahî beyandaki "bilhakkı" kaydı çok önemlidir; kısaca, "hak ile, gerçeğin ta kendisine malik olarak" manasına gelen bu ifadeye bağlı kalındığında ayetten şunlar anlaşılacaktır: Habîbim! Şüphesiz Sen hem beşîr hem de nezîrsin; fakat, Sen insanları faydasız kuruntularla ümitlendirmediğin gibi, onları boş yere de korkutmazsın. Kimi anne-babaların bir kısım öcülerden bahsederek "Aman şunu yaparsan şöyle olur; bunu tutarsan böyle olur!" dedikleri ve böylece çocuklarını korkutup onları bazı şeylerden sakındırdıkları misillü değildir Senin nezîrliğin. Sen, kendince güzel gördüğün şeylere yönlendirmek ve yine kendince çirkin kabul edip akıbet itibarıyla tehlikeli gördüğün şeylerden sakındırmak için masalları, üstureleri ve mübalağalı ifadeleri kullanmaktan berîsin. Evet, Sen bir beşîr ve nezîrsin ama gerçeklerin en gür sesi Kur'an-ı Hakîm'in mükâfat ve mücâzat muht*******ı hakikatlerini bildiren, Cenâb-ı Hakk'ın vaadlerini müjdeleyen, O'nun hak vaîdlerini haber veren, Hakk'ın mesajlarını sabit birer gerçek olarak tebliğ eden ve böylece Hak namına hakka tercümanlık yapan bir beşîr ü nezîrsin. Senin muştulu haberlerin de, tehlikelere dikkat çeken sözlerin de hep Cenâb-ı Hakk'ın vahyine dayanmaktadır. Bu itibarla, Sen insanları hakikate yönlendirirken hakkı söyleyen bir beşîr olduğun gibi, kötülüklerden ve su-i akibetten sakındırırken de yine hakkı gözeten bir uyarıcısın.

Tabii ki, diğer peygamberler de tebliğlerinde hep hakka bağlı kalmışlardır; onların beşîr ve nezîr olmaları, müjdelemeleri ve sakındırmaları da hak yörüngesinde cereyan etmiştir. Fakat, mutlak zikir kemâline masruftur; dolayısıyla, gerçeğin ta kendisine malik olmanın ve hakka tercümanlığın zirvesine tahtını kuran İnsanlığın İftihar Tablosu'dur. Müjdeleyerek ve ikaz ederek hakikatleri anlatma mevzuu olgunlaşa olgunlaşa mükemmelliğe ulaşmış ve adeta Rehber-i Ekmel (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in hakka bağlı bişaret ve nezaretiyle taçlanmıştır. Zira, Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelüttehaya) sadece bir kavme değil bütün insanlığa, hatta topyekün kâinata bir rahmet vesilesi olarak gönderilmiştir. O, insanların tamamı için hem ilahî rahmetin müjdecisi, saadet-i ebediyenin muhbiri, sonsuz merhametin habercisi ve Esmâ-yı İlâhiye hazinelerinin keşşafı olan bir beşîrdir; hem de inanıp itaat etmeyenlere ahiretin dehşetini, Cehennem ateşini, ilahî azabı ve ebedî hüsranı ihbar eden, "Burası çıkmaz sokak!" diyerek eğri yolun encamından sakındıran bir nezîrdir. Nitekim, Cenâb-ı Hak, "Ey Rasûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler." (Sebe, 34/28) buyurmuştur.

Uyarma ve Sakındırmada Üslup

Aslında, Kur'an-ı Kerim'in üslubuna bakılacak olursa, tergîb ile terhîbin her zaman birbirini takip ettiği görülecektir. Uzun surelerde makta'ların (belli bir meseleyi ele alan daha kısa bölümlerin) birisinde imrendirme ve teşvik ihtiva eden bir mevzudan bahsediliyorsa, genellikle öbüründe uyarma, tedbir aldırma ve kötü akıbetten alıkoyma manalarını da barındıran bir konu anlatılmaktadır. Hatta peşi peşine gelen kısa sureler arasında da aynı münasebet söz konusudur; önceki surede özendirme varsa, sonrakinde sakındırma bulunmaktadır.

Bu açıdan, müjdelemenin yanı sıra sakındırma yolunu da kullanmak irşad ve tebliğ mesleğinin gereğidir. İnsanları hep iyiliklerin peşinde bulunacakları bir koridorda yol almaya, ömür boyu imanın lezzetini duyacakları bir atmosferde yaşamaya ve ufukta da her zaman Cennet'in tüllendiğine şahid olmaya imrendirmek; kezâ, sonu felakete çıkan bir dehlizde yürümekten onları alıkoymak, o dehlizin giriş kapıları sayılan günahlara karşı içlerinde tiksinti hasıl etmek ve şayet o boğucu havadan uzak kalmazlarsa ebedî hüsrana uğrayabileceklerini onlara hatırlatmak lazımdır.

Ne var ki, insanlar fıtrat itibarıyla farklı farklıdırlar; bazıları imrendiricilikle harekete geçmeye daha meyyal olurlar; kimileri de içlerindeki akıbet endişesinden dolayı sakındırma metoduyla hayırlı işlere daha bir sarılırlar. Dolayısıyla, mürşid ve mübelliğ, muhatabının karakterini ve mizacını gözetmeli; kime, nerede, ne ölçüde müjdeleyici ve ne nisbette uyarıcı olması gerektiğini çok iyi belirlemelidir. Şüphesiz niyetin sağlamlığı, ihlas, samimiyet ve adanmışlık ruhu gibi dinamikler pek önemli birer meseledir; fakat, tebliğ ve irşadda üslubun da bambaşka bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Şayet dava-yı nübüvvetin vârisleri bu espriyi kavrayamazlarsa, irşad mesleğinde olmadık falsolar yapmaktan kurtulamayacaklardır.

Rehber-i Ekmel Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri ekseriyetle objektiftir; umum halk nazara alınarak dile getirilmiş ifadelerdir. Fakat, muhataplarının özel hallerine göre, Söz Sultanı'nın farklı farklı beyanlarıyla ve üsluplarıyla da karşılaşmak mümkündür. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) bazı kimselere hitap ederken hem farklı argümanlar kullanmış; hem de karşısındaki insanın ruh haletine göre, bazen tergîbi bazen de terhîbi öne çıkarmıştır. Kimi zaman beşîr olmanın gereğini ortaya koymuş; kimi zaman da tam bir nezîr üslubuyla ikazlarını ard arda sıralamıştır. Üslub ayn-ı insandır; İnsan-ı Kâmil olan Allah Rasûlü bir beşîr ü nezîr için hayati ehemmiyeti bulunan üslup meselesinde en mükemmel misali temsil ve talim buyurmuştur.

"Ashabımı Bana Bırakın!.."

Hadis kitaplarında nakledilen şu hadise üslup meselesine ışık tutucu mahiyettedir: Bir gün, yeni müslüman olmuş birisi, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz'in huzuruna girerek O'ndan yardım talep etmişti. Hiç kimseyi eli boş döndürmeyen Allah Rasûlü, o adama da bazı şeyler vermişti; fakat, adam hoşnutsuzluk izhar edip edep sınırlarını da zorlayarak daha fazlasını istemişti. Bunun üzerine, Ashab-ı Kiram'dan bazıları, saygısızlığını cezalandırmak maksadıyla o şahsın üzerine yürümüşlerdi. Fakat, Peygamber Efendimiz onlara mani olmuş ve başka şeyler de verip o adamı memnun etmişti. Sonra da sahabîlere dönüp şöyle buyurmuştu: Benimle bu köylünün hali kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir. İnsanlar devenin peşinde koşar, hep beraber onu yakalamaya çalışırlar ama deve kalabalıktan daha çok ürker ve var gücüyle kaçar. Sonunda hayvanın sahibi, "Devemi benimle başbaşa bırakın." diye seslenir; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşır ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna zimamı vuruverir. Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu iyice uzaklaştırmış ve ateşe atmış olurdunuz. Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın!"

Demek ki, üslup hatası yaparak insanları Allah'ın dininden ve Rasûl-ü Ekrem'in şefkat ikliminden uzaklaştırmak Allah Rasûlü ile ümmetinin arasına girmektir. Bu itibarla, insan, yanlış bir üsluptan (daha doğrusu üslupsuzluktan) dolayı kulları ile Yüce Yaratıcı'nın, ümmeti ile Allah Rasûlü'nün arasına girmiş olmaktan çok korkmalıdır. Bir deveyi yakalamanın bile bir üslubu varsa, çok farklı tabiatlardaki insanlara hak ve hakikatleri anlatmanın da mutlaka bir üslubu olmalıdır. Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tesbit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır ve Sonsuz Nur'a koşması beklenenler O'ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek hiç mümkün olmaz.

Evet, bir kere kaçırılanı geri getirmek çok zordur. Öyle insanlara şahit olmuşumdur ki, "Bir bayram namazı bana namazı da, Allah'ı da terkettirdi!.." diyenini bile duymuşumdur. Bu sözü işitince çok şaşırmışımdır; kendi kendime "Namaz, namazı nasıl terkettirir?" demiş ve hayretimi seslendirmişimdir. Meselenin aslını öğrenince de üzüntü ve kederden iki büklüm olmuşumdur. Adamcağız, "Hiç olmazsa bir bayram namazında camiye gideyim!.." demiş ve saflar arasında yerini almış. Fakat, köhne düşünceli bir gırtlak ağasının abuk sabuk konuşmasına şahit olmuş; akıbeti hakkında Cehennem'den başka bir ihtimalin kalmadığına dair sözler duymuş, anlatılanlardan dolayı iyice ümitsizliğe düşmüş ve "Din bu ise, bunu kabul etmem mümkün değil!.." deyip bir kere camiden kaçmış.. sonra "Acaba bu meselenin doğrusu nedir?" diye de düşünmemiş; işin aslını sorup öğrenme ve yanılgıdan kurtulma yoluna gitmemiş. Dahası, bir arayışa koyulmuş; bir bâtılı hak zannedip içine girmiş ve boğulmuş. Hazreti Üstad'ın ifadesiyle, "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arar. Bazen bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına geçirir." İşte, o da öyle yapmış; hakkı haktan kaçarak aramış ve bir bâtıla saplanıp kalmış. Şüphesiz, yanlış yapmış, hatalı davranmış; iradesinin ve aklının hakkını vermemiş ve neticede imanın vaad ettiği güzelliklerden nasipsiz yaşamış.

Fakat, acaba onun bu kaçkınlığında -sebepler açısından- üslupsuz adamın hiç mi payı yok? Acaba, irşad usulünü bilemeyen o şahıs Rasûl-ü Ekrem ile ümmetinin arasına girmiş sayılmaz mı? Ve acaba halka hitap eden o insan, bir bayram sabahında nezîr olmaktan ziyade tam bir beşîr gibi davransaydı ve müjdeleyici, imrendirici, teşvik edici konuşsaydı, ilk kez camiye gelenlere ikinci bir adımı attırma fırsatını daha güzel değerlendirmiş olmaz mıydı?

Çocuklara Karşı Hep Müjdeleyici Olunmalı!..

Ayrıca; ayet-i kerimelerde beşîr kelimesinin nezîrden önce zikredilmesinde de latif bir nükte vardır: Tabiat itibarıyla ve ekseriyetle insanlar teşvikle iş yapmaya daha açıktır. Sâlih amellere yönlendirme, güzelliklere imrendirme, yüksek hedefler gösterme, müjdeleme ve sevdirme yoluyla toplumun büyük çoğunluğunun gönüllerine girilebilir. Dolayısıyla, özellikle hümanizm düşüncelerinin çok öne çıktığı bir dönemde insanlara hep bişaretle yaklaşılmalıdır. Evet, Cennet'te herkese bir yer tahsis etme lâubâlîliğine girilmemelidir ama tebliğ ve irşadda tebşîr (müjde verme, şevklendirme) öncelikli olmaya özen gösterilmelidir.

Hususiyle, çocuklara daha ziyade müjdeleyici ve imrendirici olmak lazımdır. Evet, hakikatler her zaman kendi kıymetlerine uygun şekilde korunmalıdır; fakat, meseleleri bir çocuğa anlatırken onun yaşına, zihin yapısına ve ruh haletine uygun bir dil kullanmak şarttır. Bir çocuğu karşısına alır almaz, Cehennem'in ateş derelerinden, karanlık çukurlarından, dipsiz gayyalarından bahis açan bir insan, baltayı taşa vurmuş, daha doğrusu baltayı taşa değil o çocuğun kafasına vurmuş olur.

Çocuklara her fırsatta Allah'ın rahmetinin kuşatıcılığı ve Cennet'in güzelliklerinin göz alıcılığı uygun bir üslupla anlatılmalıdır. Onların tertemiz gönüllerinde, Cenâb-ı Hakk'a karşı güven, itimat ve sevgi hisleri coşturulmalıdır. İnsanların, hayvanların, en küçük yavruların ve hatta haşerâtın, Allah'ın şefkat ve merhametiyle beslendiği vurgulanmalı ve çocukların vicdanlarının şükür duygusuyla dolup taşması sağlanmalıdır. Onlar, ahireti, dünyadaki nimetlerin asıllarını bulacakları bir mükâfat âlemi ve ölümü de o âlemin giriş kapısı olarak görecekleri bir ufka ulaştırılmalıdırlar. Nur Müellifi'nin ifade ettiği gibi, onlara, "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet'in bir kuşu oldu. Cennet'te gezer, bizden daha güzel yaşar." dedirtecek şekilde -en büyük teselli ve ümit kaynağı olan- Cennet fikri kazandırılmalıdır. Çocuklar, şayet bir şeyden korkacaklarsa, sopadan, tehditten, Cehennem azabından değil, Allah'ın sevgisini, ilahî şefkati ve Cennet mükâfatlarını kaybedeceklerinden korkmalıdırlar.

Hâsılı; müjdelemenin yanı sıra sakındırma yolunu da kullanmak irşad ve tebliğ mesleğinin bir gereğidir. Bu itibarla da, dava-yı nübüvvetin vârisleri beşîr oldukları aynı zamanda nezîrlik vazifesini de eda etmelidirler. Şu kadar var ki, insan fıtratına en uygun din olan İslâm'da, tebşîr öncelik hakkına sahiptir. Din-i mübîn "yüsr" (kolaylık) üzere vaz' edilmiştir; fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran, dinin ruhuna aykırı bir iş yapmış olur. Zira, kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dini insanlara öğretirken zorlaştırmamak ve nefret ettirmemek, bilakis yaşanabilir olduğunu göstermek ve sevdirmek Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in emridir. Bu itibarla da, her irşad eri muhatabının hususiyetlerini göz önünde bulundurmalı; kime, nerede, ne ölçüde müjdeleyici ya da ikaz edici olması gerektiğini çok iyi belirlemelidir.

Katkıda bulunanlar (5) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Çarşamba, Ocak 30, 2008 - Hava Soğuk

Merhaba arkadaşlar.

Bu gün hava çok soğuk ama nedendir bilinmez bütün türkiyeye kar yağarken buraya herhangi bir şey yağmıyor tabi allahın işine karışılmaz. Ama kar yağışı olsa en azından grip mikropları vefat ederde biz de biraz rahat ederiz diye düşünüyorum. Neyse canım sıkıldı oturmaktan ve bloguma bir yazı yazayım dedim hem belki beni unutmayan arkadaşlarım da cevap olarak bi şeyler yazabilirler inşallah... uzun zamandır işlerimden fazla vakit ayıramıyorum bloguma ama yine de arasıra ulaşıp bir şeyler yazıyorum. bakalım ileride belki daha fazla vakit ayırırım da daha fazla ilgilenirim blogumla.

haydi herkese hayırlı günler görüşebilmek dileğiyle...

garipyolcu

Katkıda bulunanlar (3) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Saturday, Ocak 5, 2008 - Olgun Çocuk

olgun çocuk

Gerçek bir çocukluğu yaşamak ancak senin gibi bir çocukla geçireceğin çocuksu zamanlarla mümkündür. Hele bir de o çocukluğunu yaşadığın kişi kardeşin olursa ve yaşadıkların acı tatlı hatıralarla dolu ise, izleri bir ömür boyu kalır sende. Yaşıtlarınla birkaç saat oyundan sonra eve geldiğinde, bir şeylerini paylaştığın birisi yoksa eğer, sabah bir türlü gelmez o gece. İşte bir kardeşle hem kardeşlik hem de çocukluk geçirmenin tarifi, onları yaşabildiğin kadarıyladır bence.

Benden 4 yaş küçük bir kız kardeşim vardı adı Bedia.. Yaşıtım değildi ama ikimiz de çocuktuk sonuçta. Ve ikimizin de paylaşacak çok şeyi vardı bu küçük dünyamızda.

Tek gözlü odada kalırdık. Sırt sırta yaşamanın ne demek olduğunu hissettiğimiz ve her şeyi içine alan, belki de eksiği olmayan dopdolu bir evin odasıydı çocukluğumuzun geçtiği yer. Tek sofranın, tek yemeğin, tek büyüğün sözünün geçtiği ve tek yürek olduğumuz sıcacık bir yuva.

Haldaşımdı, kardeşimdi ve arkadaşımdı o olgun çocuk. Tek göz bu odada yataklarımız da yan yana seriliydi onunla. Çok kez beraber uyanır, beraber su ister, beraber korkardık rüzgarlı ve şimşekli gecelerin ortasında. Hatta çocuklarla özdeşmiş kızamık hastalığını da beraber geçirmiştik onunla. Pembe yorgan altında o, yeşil yorgan altında ben.

Onunla geçen günlerim hem çocukluk hem de olgunluk dönemidir benim için . Daha 7 yaşlarında tutulduğu amansız kalp hastalığı neticesi verdiği mücadele esnasında bile, umudunu yitirmeden umut aşılıyordu bize o duruşuyla.

Hiç unutamayacağım bir günü daha yaşamıştım onunla. Bir yıl sonu karnesi zamanıydı. Karnemi alacağım günün akşamında konuşmuştuk uzun uzadıya, ne hayaller kurulmuş ve umudlar serilmişti gecenin bağrına….

Hastalığından dolayı okula başlayamamıştı ama okumayı sökmüştü kendi kendine. Hastalığının onun okumasına engel olmayacağını ve gerekirse dışarıdan okulu bitireceğini söylerdi hep. Bu gece de, güzel hayallerini sıralamıştı benim için. Ötelere mübtela ve umud dolu bir çocuk hayalinin yanında, iyi niyet ve nasihatlerle bezenmiş bir abla duası da dökülüyordu dilinden.

“Yarın karne günü dört gözle bekleyeceğim abi” diyerek vedalaştık o gece…

Zaten hastalığı da git gide yoruyordu o küçük kalbini. Geceleri sırt üstü veya yüz üstü rahat uyuyamıyor, dizlerinin bükerek ve başının altına yastık koyarak rahatlamaya çalışıyordu. Yastıkların yetmediği yerde yastık olurdum sırtımla. Yüreğinin düştüğü yerde koyardı sanki başını sırtıma ve kalbinin olağandışı atışları hissedilirdi tüm bedenimde. Bir yürek hikâyesini dinlerdim gece boyunca. Bir inanmış kalp ve bir teslimiyet fısıltısı….

Karneyi alıp eve koşmaya başladım Bedia için. Artık sadece kendim için düşünmüyordum bir çok şeyi. O gülünce inşirah buluyordu kalbim. Onun sancılarını bir an olsun dindirmek ve yüzünü güldürmek bile bana tarifi imkânsız sevinç kaynağı oluyordu.

Sokağımıza gelmiştim artık, yokuştan yukarı doğru baktığımda kapının önünde Bedia’yı gördüm duvara tek eliyle yaslanmış vaziyette öylece. Uzaktan gelecek müjdeyi bekleyen bir yarı bitkin edası vardı onda. Belki sancılarına rağmen gelmişti sokağa tutuna tutuna. Ben adımlarımı hızlandırarak ona doğru koştum ve elimdeki karnem ile teşekkür belgesini ona uzattım. O anı yaşatan Rabbime şükürler olsun ki, bu kadar Sevinçli ve mutlu olduğunu görmek nasip oldu dünya gözüyle. O ne sevinç ve o ne çığlık Allah’ım! Sanki hiç hastalanmamış ve sanki hiç ağrısı yokmuş gibi atıldı üzerime ve başladı sarılmaya.

Dayanamadım bu sevincine, mutluluk gözyaşlarına karıştı benim gözyaşlarım. O gün belki hayatımın en önemli karnesini ve teşekkür belgesini almıştım. Onun acısını dindirecek, sevincine sevinç katacak her ne var ise kaf dağında bile olsa gidip alabilecek durumdaydım.

Ve şimdilerde ise, onun o bakiye müteveccih yüreğinin şefaatçisi olmak umuduyla yad ediyorum onu, meleklerin arasına bir melek daha katan Rabbimden rahmet dileyerek anıyorum o güzel olgun çocuğu……

 

Senai DEMİRCİ

Katkıda bulunanlar (1) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Çarşamba, Ocak 2, 2008 - memleketten görüntüler 1

Katkıda bulunanlar (1) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Çarşamba, Ocak 2, 2008 - biraz geç oldu ama

Arkadaşlar kusura bakmayın biraz geç bi kutlama mesajı olacak ama yeni yılımızın hepimize huzur mutluluk ve bereket getirmesini allahtan niyaz ediyorum allah daha nice mutlu yıllar yaşamamızı nasib etsin

hayırla...

garipyolcu

Katkıda bulunanlar (0) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Pazartesi, Ağustos 27, 2007 - Berat kandili

 

 

Bütün arkadaşlarımın berat kandilini tebrik eder kandili verimli bir şekilde geçirmelerini allah'tan niyaz ederim.

Katkıda bulunanlar (6) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Çarşamba, Ağustos 15, 2007 - Yeni Sitemiz Eklendi

Hayırlı günler arkadaşlar ! . . .

 

İş hayatındaki dalgalanmalar herkesi değişik fikir üretimine yöneltirken bizleride yeni girişimlere sokmaya mecbur bırakmıştır. dünya'ya gelme amacımız allah (c.c) ye kulluk etmekdir. Müslüman olan insanlarında iş hayatının önemli kısmını kullanmaları mecburdur ve her zaman gereklidir. maddi açıdan güçlenmek manevi zenginlikle beraber kullanılmalıdır. Bu maksatla ben de yeni iş girişimlerinde bulunarak kendime ait olan ACAR SİGORTA ARACILIK HİZMETLERİ' ni faaliyete geçirdim. Yeni işimin tanıtımı içinde blogcu sitelerinden faydalanarak yeni bir site açtım. siz değerli dostlarımı o siteyede davet etmek isteri. eğer gelir de şereflendirirseniz çok sevinirim.

desteğiniz için allah razı olsun.

sitemin adresi ise ;

acar sigorta

Katkıda bulunanlar (2) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Perşembe, Ağustos 9, 2007 - Memleket Manzaraları

 

 

bunlarda memleketten manzaralar dahası ara ara gelecektir.

Katkıda bulunanlar (2) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Çarşamba, Ağustos 8, 2007 - Benim tavam küçük

 

Yaşlı bir adam göl kenarında balık tutuyormuş diğer insanlarla..Yaşlı
adam oltasını atmış, beklemiş ve kocaman bir balık çekmiş.. Adam balığı almış eline, nazikçe çıkarmış iğneyi balığın ağzından şöyle bir balığa iyice bakmış ve göle atmış.

Yaşlı adamdan başka kimse balık yakalayamıyormuş.Yaşlı adam tekrar
oltasını atmış daha kocaman bir balık, adam tekrar balığın ağzından ğneyi nazikçe çıkarmış ve balığa şöyle bir etraflıca bakmış ve tekrar göle atmış balığı. Her seferinde daha kocaman balıklar
yakalamış yine etraflıca baktıktan sonra balıkları atmış göle.Yanında balık tutanlar artık dayanamamışlar ve adamın yanına gelmişler.

Amcacığım napıyorsun sen demişler biz saatlerdir buradayız tek bir balık bile yakalayamadık.. Sen ise kocaman kocaman balıkları göle tekrar atıyorsun demişler.. Neden acaba diye sormuşlar?

Adam dönmüş kalabalığa ve şöyle demiş;

Benim tavam küçük evlatlarım...

 

Katkıda bulunanlar (1) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU

• Perşembe, Temmuz 5, 2007 - yorum yazarsanız sevinirim

acaba hayat sıkıcı mı ?

Katkıda bulunanlar (4) . . . . Fikriniz bizim için değerli YORUMlarınızı bekliyoruz . . . . Bağlantı

GaRiPYoLcU




"Zaman yeniden başlar gibiydi. Aşk yeniden yuvalarına dönüyordu. Göz göze geldiler. Geçmişin tatlı hatıralarını yanlarına alarak sarıldılar. Araya giren mesafeler tükendi. Sanki Ferhad dağı gelmiş gibi, Mecnun çölü bitirmiş gibiydi. Kolaylaşmıştı her şey. Yaşlı gözleriyle birbirlerine ne zamandır bu kadar içten bakamadıkları için derin bir pişmanlık duydular. "Gerçekten pişman olduğunu anladım" dedi kadın. Sözlerinden çok gözleriyle konuşarak. "..anladım." dedi."

Senai DEMİRCİ





Ey Sevgili


Gelir misin rüyama bir kez göreyim cemalini
Engelliyor günahlarım gül yüzünü görmeyi
Arzum ahirette cennete seninle girmeyi
Ne olur biraz gül bana Resul-ü Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa


Sensiz dünya zilletle boğuluyor
Asr-ı saadet günleri hasretle çekiliyor
Toplumun ahlakı gitgide çöküyor
Ne olur biraz gül bana Habib-i Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa


Geceler karanlık, yokluğunda her saniye
Ay doğmuş, güneş batmış ne çare bu çileme
Tutamazsam elini sırat üzerinde
Ne olur biraz gül bana Nebi-î Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa



by gülkent


 

 

SEN YOKTUN!


Sen yoktun...
Hz Adem'deydi nurun
Önce cenneti,
Sonra yeryüzünü şereflendirdin.
Adem nuruna affedildi
Arafat bu affa şahitti
Sen yoktun
Nuh'un gemisindeydi Nurun...
Dalgalar yeryüzünü boğarken
Toprağın bağrındaki su
Gökyüzüyle buluşurken
Ve bu bir ilahi azap derken,
Allah nurunu taşıdı binbir sebeble
Tufan,nurunu selamladı edeple...

Sen yoktun...
Hz.İsmail'in alnındaydı Nurun
İbrahimi bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden
"Rabbimiz" dedi,
" Onlara kendi içlerinden
Senin ayetlerini okuyacak
Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,
Onları temizleyecek bir elçi gönder ";
Amin dedi on sekiz bin alem
Nurunla aydınlanan minicik ellerini
Semaya kaldırarak
Amin dedi İsmail.
Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı
Medine'den adı Uhud olan bir amin yankılandı
Sevr dağında
Sen yoktun
Sultanım...
Hz.İsa Ahmed diye muştuladı seni
Alemlerin efendisi diye sana seslendi
" Artık ben sizinle çok söyleşmem "dedi havarilerine
Çünkü bu alemin reisi geliyor...
Bekleyin Ahmed geliyor
Kainata Rahmet geliyor...
Havarilerin yüzünü okşayan, ölüleri dirilten bir nefes oldun.
Ama sen yoktun
Sen yoktun....
Hz.Abdullahın alnındaydı Nurun
Başı eğik gezerdi mazlum
Put eyle göklerden seni sorardı
Varaka seni arardı sema'da
Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler.
Ağlayarak süslediler ölüme!...
Ağlayarak “hadi dayına gidiyorsun” dediler.

Sen yoktun Sultanım...
Canlı canlı toprağa gömülmenin adı idi dayıya gitmek,
Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliği idi,
Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi.
En son çocuk atılırken çukura,
Annesinin suretinde bir melek tuttu onu
Ve tebessüm ederek Hira Nur dağını gösterdi
Melekler süslüyordu Hira'yı,
Efendisine hazırlanıyordu Cebel-i Nur
Efendisine hazırlanıyordu Mekke
Alem, efendisine hazırlanıyordu.
Kainatın gözü Hz.Amine'deydi
Toprak yalvarıyordu Rabbine...
Gel diye ağlıyordu mazlumlar
Gözleri Sema'da
Ve bir gelişin vardı Ya Resülallah
Bir inişin vardı yeryüzüne
Ve cebrail ardında yalın kılıç melekler
Bir inişin vardı yeryüzüne
Yetimler en huzurlu geceyi geçirdiler belki de...doya doya.
Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini
Herşey sus pus olmuştu.
Hadi diyordu yıldızlar, hadi diyordu Ay,
Kainat bir isim duymak istiyordu
Ve bir ses yükseldi Amine’nin evinden
Muhammed...
Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini
Muhammed...
Seni yaratan Allah'a kurbanız Ey Dürr-i Yekta...
Sana O adı veren Rahman’a kurbanız
Artık sen vardın...
Susuz topraklara rahmet indi seninle
Annenden sonra, anne Halime sevindi seninle
Yağmura mı ihtiyaç var?...
Kaldır şehadet parmağını...
Yağmuru salsın Allah
Sonra tut ağacın yaprağını
Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.
Yeter ki sen iste
Sen iste Ya Resülallah
Deki; ben kimim?...
Dağlar, taşlar dile gelsin...
Dilsiz çocuklar ellerinden tutup "ente resülallah" desin
Sen vardın...
Bedir kârdı,
Uhud dardı,
Hendek yardı,
Yiğitlerin vardı.
Ölmek için yarışan yiğitlerin
Hele bir Enes'in vardı Ya Resülallah
Uhud'da öldüğünü duyunca arkadaşlarına;
" Niye burada oturuyorsunuz ? " diye sordu...
Onlarda ;" Allah'ın resül-ü öldürülmüş ! " deyince...
" Peki O öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız,
Kalkın ve O'nun gibi ölün." demişti.
Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü.
Hem de ne şehit Ey Nebi...
Vücudu yaralardan tanınmaz halde idi
Kız kardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu...
Musab bin Umeyer'in vardı senin...
Uhud'da sancağını taşıyan, öyle bir aşkla sana bağlıydı ki!...
Allah o gün meleklerini Musab'ın suretinde indirdi.
Ebu Hureyre'n vardı...
Acıkınca mescidin önünde durur
Sana bakardı, sen anlardın.
" Ya Ebahir!..gel " derdin
Ve sen gittin...
Bir gidişle gittin.
Ardında hüznün kaldı,
Hasretin kaldı göklerde,
Bilal ezan okuyamaz oldu
Ne zaman teşebbüs etse
" Muhammed resülallah " demeye...
Dizinin üstine çöker kendinden geçerdi.
Sonra günler ay, aylar yıl oldu.
Asırlar oldu...
Sensizliğe açtık gözlerimizi
Ama sen bırakmazsın bizi
Sen varsın...
Ey şehitlerin Sultanı sen varsın
Bir şehit bile ölmezken
Sana nasıl yok deriz.
Ebu Talip Şam'a giderken,
devesinin önüne geçip;
" Beni burada kime bırakıp da gidiyorsun " demiştin
" Ne anam var ne babam..."
Ebu Talip bırakmamıştı bu yüzden
Sensizliğin ızdırabı ile inleyen
Ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Resülallah
Bırakma bizi ki ; Allah " Sen onların içindeyken onlara azap edecek değiliz." buyuruyor
Bırakma bizi !...
Hayatı seninle öğretti Rahman
Kulluğu seninle tanıdık
Duayı senden öğrendik sevgili,
Hz.Ömer umre için senden izin isteyince,
Kardeşcik dedin ona;
" Duanda bana da yer ayırır mısın ? "
Bizler Ömer değiliz ama bütün dualarımız senin için
Ey Rabbimiz!...
Resülünü anışımızdan haberdar et...
O'na binler salat,binler selam...
Habibine Makam-ı Mahmud-u ver...
O'na Vesile-i lütfet...
O'nu Refik-i Ala'ya yükselt....
Bizi de affet...
O'nun hatırına affet...
Zatının hatırına affet...
Ne olur affet bizi...
Bizi affet....

by gülkent


kral_akrep

Uyan ey gözlerim gafletten uyan

Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Azrailin kastı canadır inan

Uyan ey gözlerim gafletten uyan

Uyan uykusu çok gözlerim uyan




GaRiPYoLcU





resmin üstüne tıklayınız ışık yansın










. . . . . .Sitemizi ziyarete geldiğiniz için ALLAH (c.c) razı olsun ! . . . . . . . Yazılarımıza yorumunuzu eklemeyi unutmazsanız bizleri sevindirirsiniz ! . . . . . . . . . .


  • YORUMLARINIZ
    ............................................






    "Mevlam görelim neyler"
    "Neylerse güzel eyler ! "

    R E S İ M L E R İ M
    Önden Giden Atlılar
    Başka Dua Bilmez misin ?
    Yanlızlık
    Bulutlara Vuslat
    İsrail'e bir taş gönder
    Sen Yoktun Sultanım



    BU NEDİR?
    [Resmin üzerine tıklayın]




    BAĞLANTILAR
    ...........................................

    Ana Sayfa
    Profilim
    Arşiv
    Arkadaşlarım
    e-posta
    Şükretmiyoruz ! . . .
    G Ü L K E N T


    DOSTLAR KERVANI
    ...........................................

    Istanbulsevdalisi
    dusbahcesi
    prensescemre
    bintisahra
    LaleZar46
    kalbinur
    ustaplan
    BESMELE
    birdirbir
    merakli
    byberke
    Akkelebek
    mucahid23
    makber
    cisil2006
    gurbetinyolu
    SERAPARDA
    gercekyasamdan
    Sevinay
    pinkdreams
    bluepoison
    blogekle
    BenimEserlerim
    eLiFNuRuNPeNCeReSi
    farukk
    aslihanca
    oznurbursa
    YOKOLUS
    esko
    berkann
    sultan09ege
    aslihanyildirim
    uzlet
    DELALEDILEMIN
    hayalhulya
    rindiseyda
    adigebatur
    gulum2007
    kozan
    serdarhulaku
    samatracik2006
    hayatguzeldir88
    Ruyaialem
    sirin1982
    namikkemalakay
    kristalkanatlar
    at63
    dentist2163
    gurbettengelensesler
    neslisahss
    MuCiZeMM
    bentsahra
    deliyurek03
    geceesintisi
    kafkasgelini
    vahitogretmen
    guasimode
    annemmutfaktatv
    Ozdemir
    atesveruzgar
    ganga
    sakaryanur
    sevgialemi
    ladiesblue
    elestu
    vaktivisal
    destebasi
    firatoguz
    hizmetnimettir
    karayagiz
    vuslatsizsafak
    yakzan
    mekanturkuaz
    turanblog
    acarsigorta
    dergahli
    merakli2
    nurullahtuna1432
    saclariniz
    sinedecanisigi





    HASBİHAL
    ...........................................










  • garib>




    GÜNÜN MAKALESİ
    ...........................................





    GÜNÜN SÖZÜ
    ...........................................









    SİZDEN GELENLER
    ...........................................



    Deftere Yaz :::: Defteri Oku


    "O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir."
    (Haşr-24)


    kral_akrep


    ASU BLOG








    Design & Copyright @GÜLKENT